Bazen hangi müziği ne zaman dinlemek istediğimi merak ediyorum; niçin özellikle o zaman(larda)? Belki boş, üzerine düşünülmeye değmez bir soru, ama işte bir kez insanın aklına düşünce…
Her zaman dinleyebildiğim müzisyenler var: Vivaldi, belki Rossini… Bunun doğrudan besteciyi ne kadar sevdiğimle ilgisi yok. Herhalde Bach’ı Vivaldi’den daha çok seviyorumdur. Ama Bach’ı dinlemek için, manen kendimi hazırlamam ya da koşulların beni zaten o hazırlıklılık haline getirmiş olması gerekiyor—ya da Verdi dinlemenin getireceği heyecanı taşıyabileceğimden her zaman emin olmayabilir, buna her zaman cesaret edemeyebilirim.
İki bestecide ortak olan şeyin herhalde neşe ile bir ilgisi var— bulaşıcı, benim için karşı konulmaz olan bir yaşama sevinci… Ama her iki durumda da bu neşe, apaçık bir şekilde, bestecinin öznelliğinden, onun yaşama enerjisinden kaynaklanıyor.
Thomas Mann Dr. Faustus’un çeşitli yerlerinde barok (ve barok-öncesi) müziğin nesnel yönlerinden uzun uzadıya söz eder. İlk kez Scarlatti’yi dinlerken gerçekten ne demek istiyor olabileceği hakkında bir şeyler anlar gibi oldum. Neşeyse eğer, sanki Scarlatti’nin müziğine içkin olan neşe bir öznellikten —ya da belirli bir olaydan, bir durumdan— kaynaklanan bir neşeden çok, sanki hayatın akışına, zamanın geçişine dair bir neşe… Ama sanki akışa ancak belli bir mesafeden bakıldığında sezilen, işitilen bir neşe, keyif, tadına varılan bir güzellik…
Scarlatti dinlediğim, üst üste, ısrarla dinlediğim zamanların yorgun olmakla bir ilgisi var gibi görünüyor. Kendimi şu ya da bu işe kaptıramayacak, heyecanlanamayacak kadar yorgun hissettiğim, ancak yapılması gerekenleri tasarlayabildiğim ama diğer yandan da, bu işlerimin olmasından memnun olduğum (bazen de memnun olmak, öyle hissetmek istediğim) zamanlar…
Bu yüzden, Scarlatti’nin müziğinde neşeden söz ederken, ille de onun müziğine “melankolik” bir nitelik atfeden Papavrami’ye karşı bir şey söylediğimi düşünmüyorum. Scarlatti’nin müziği sanki olaylar, eşya, bizim arzularımızla, inançlarımızla ilişkilerinden ötürü kazandıkları önemi yitirdiklerinde ortaya çıkan ahengin, güzelliğin müziği; melankoli oradan…
Ama bütün bunlar daha çok ham düşünceler… Belki bir ara bunları, Scarlatti’nin hayatı hakkında bildiklerimizle de ilişkilendirmeye çalışırım. İyisi mi, ben yine müzik paylaşmaya döneyim.
Son notumdan bu yana en önemli keşfim, caz piyanisti Enrico Pieranunzi’nin Scarlatti albümü.
Enrico Pieranunzi 1949 yılında doğmuş bir İtalyan cazcı… Kendisini daha önce dinlemiştiysem de, üzerimde pek bir iz bırakmamış— diyecektim ki, bunun da tam olarak doğru olmadığına karar verdim. Charlie Haden’in başyapıtlarından addettiğim 1987 tarihli “Silence” albümündeki piyanist oymuş… Aynı albümde yer alan Chet Baker’la daha önce, 1980’de de bir albüm doldurmuş (Soft Journey). Benim kahramanlarımdan Paul Motian’la sayısız kere birlikte çalışmış. Böyle şeyleri kestirmek zordur ama kimbilir belki de müzikalitesi başkalarınınkinden beslenen bir müzisyendir. Scarlatti yorumyuna geçmeden önce daha “olağan” caz örneklerinden birkaç parça… “Silence”tan albüme adını veren parça….
Chet_Baker_Charlie_Haden_Enrico_Pieranunzi_Billy_Higgins_-_Silence_-_02__1_.Silence.mp3Paul Motian’la çıkardığı “Untold Story”den birinci parça: Chantango…
Enrico_Pieranunzi_Untold_Story_01_Chantango__e.pieranunzi_.mp3Wikipedia Pieranunzi’nin klasik teknikle cazı kaynaştırdığını söylüyor. Bu eğilimin doruk notasına vardığı albümlerden biri, “Les Amants”… 2004 yılında, Pieranunzi’nin bir süredir birlikte çalıştığı şirket EGEA kendisine sormuş: “’Bizim için şimdi ne yapmak istersin?’ Bu masum soruya o kadar ansız ve kendiliğinden bir cevap verdim ki, herkesten önce kendimi şaşırttım. ‘Piyano, saksofon, bas ve…. bir yaylı çalgılar dörtlüsü ile bir CD kaydetmek isterim.’ Bir düş mü, heves mi yoksa meydan okuma mı? Hangisi olursa olsun, düş olsun, heves olsun, meydan okuma olsun son derece ciddi olduğunu biliyordum. Hani çocukken sorarlar ya ‘büyüyünce ne olmak istiyorsun?’ diye, cevap ne olursa olsun (ister astronot, ister mühendis, ister futbolcu), çocuk için çok ciddidir ve vay başınıza siz de ciddiye almazsanız.
Demek ki Batı klasik müzik tarihi içinde en zengin, en gözde formel geleneğe sahip olan şu yaylı çalgılar dörtlüsü ile başa çıkmak durumundaydım.”

Albümden yolladığım parçanın başlığı, “The Kingdom (where nobody dies)”…
03__The_kingdom__where_nobody_dies_.wavSon olarak, Pieranunzi’nin kendi triosu ile 2006’da yayınladığı ve onun kendine özgü piyanistliğinin iyice ön planda olduğu “Ballads” albümünden bir parça—yalnız seni seviyorum.
01...Mi_Sono_Innamorato_di_Te.wavArtık sıra geldi bu yıl yayınlanan Scarlatti albümüne… Üç tür parça var albümde… Birincisinde, Pieranunzi sonatları doğrudan, nota değiştirmeden, eklemeden, çıkarmadan, kendi anlayışı doğrultusunda çalıyor. Diğerlerinde ise, yaptığı doğaçlama ya sonatı önceliyor ya da sonattan sonra geliyor.
Önce ilk dinleyişte en sevdiğim sonatla başlayayım, albümün dördüncü parçası, K 208 La Majör sonat. Eleştirmenlerin Pieranunzi’nin yorumu hakkında ilk üzerinde durdukları şeylerden biri, tempolarının insanı nefes nefese bırakacak kadar hızlı olduğu… Bu parça, sanatçının abartılı ölçüde ağırdan aldığı yegâne sonat…
http://rapidshare.com/files/299806840/Enrico_Pieranunzi_04_Impro_K208-k208.mp3Karşılaştırma amacıyla aynı sonatı bir de Christian Zaccharias’ın yorumundan veriyorum.
http://rapidshare.com/files/299807614/02_-_sonata_k208_in_a_andante_e_cantabile.mp3Daha bu ilk sonatta belki söylenecek genel bir şeyler var… İlk dinleyişte, hatta dikkatsizce dinliyorsam, hâlâ bile dinlerken, Pieranunzi’nin doğaçlamasının nerede bittiğini, nerede ‘asıl’ Scarlatti’nin başladığını kestirmekte güçlük çekebiliyorum. Bu, elbette bir yanıyla Pieranunzi’nin bu albümünde Scarlatti’ye ne kadar sadık kalmaya çalıştığına tanıklık ediyor olabilir. Ama aynı zamanda, başka eleştirmenlerin, yorumcuların da dikkat çektiği bir şey var: Scarlatti’nin sonatlarının zaten ne kadar doğaçlama bir izlenim bıraktığı…
Bach ile, Handel, Vivaldi ile kıyaslandığında Scarlatti’nin belki daha modern, bize daha yakın tınlaması, belki bu yüzden… Ya da belki de hiçbir zamana ait değil; ruhu “buhurdan gibi” modern zamanlar boyunca tütüyor…
Biliyorum fazla uzattım lafı….Yorgunluktan söz ederek başlayan bu notun kendisinin de yorucu olması gerekmiyor. Öteki iki türlü parçadan, yani doğaçlamanın sonatı izlediği parçalardan ve Pieranunzi’nin yalnızca sonatın kendisi çaldıklarından yalnızca birer örnek vermek yetineceğim… Albümün birinci parçası, K 531 Mi Majör sonatta, Pieranunzi önce sonatı çaldıktan sonra doğaçlama yapıyor.
Enrico_Pieranunzi_01_K531-impro_K531.mp3Bu sonatın şöyle bir önemi var. Horowitz ‘in kendi yorumları üzerinden bütün bir kuşağa Scarlatti’yi tanıttığı sonatlardan biri de bu— dolayısıyla, kısa keseceğim demiş olmama rağmen, bunu da eklemeden edemedim.
http://rapidshare.com/files/299809546/01__scarlatti_domenico_sonata_e_dur_k_531.mp3Son olarak Pieranunzi’nin yalnızca sonatın kendisini çaldığı K 51 Mi Bemol Majör sonat…
http://rapidshare.com/files/299810188/Enrico_Pieranunzi_08_K51.mp3Neyse ki, K 51 söz konusu olduğunda, elimizde Pieranunzi’nin kendisinden değilse de, bir caz yorumu var… Jim Coleman, Alabama doğumlu, çocukluktaki müzik eğitimini “blues” üzerinden almış ve halen (bildiğim kadarıyla) Nashville, Tennessee’de yaşayan tuhaf bir müzisyen. Kendisiyle Açık Radyo’da onun “Lost Treasures of Domenico Scarlatti” albümü için bir proram yaparken yazışmıştım.Tam bu notları hazırlarken, hakkındaki bilgilerimi tazelemek için web sayfasına bakıyordum ki, geçen yıl ölmüş olduğunu öğrendim. Hakkında daha ayrıntılı bilgiyi şu adreste bulabilirsiniz: http://www.jjcoleman.com/Biography.html
http://rapidshare.com/files/299813384/Jim_Coleman_The_Lost_Treasures_Of_Domenico_Scarlatti_02_Farinelli__K.051.mp3