26 Kasım 2009 Perşembe

Caspar David Friedrich

Sonsuz —ya da hiç değilse, öğrencilik yıllarımdaki kadar— vaktim romantizm dersini, aşağıdaki gibi bütün bağlantıların izini sürerek verebilmek isterdim:

İki gündür, Caspar David Friedrich üzerine Wikipedia’dan başlayarak Web’de karşıma çıkan metinleri okuyorum. İlk karşıma çıkanlardan biri, “Bazı Manzaralar” diye bir blog (http://some-landscapes.blogspot.com/); Caspar David üzerine bir kitabı tanıtıyor. Ama asıl ilginç nokta, bu tanıtıma eklenmiş notta sözü edilen güncel, Ged Quinn diye 1963 doğumlu İngiliz bir ressam… Resimleri belirgin bir şekilde Caspar David’e göndermeler içeriyor.

Önce blogda yer alan Friedrich resimleri:

Dresden Yakınlarında Sürülmüş Tarla 1824

Mezarlık Kapısı 1825-30

Notu yazan, Ray Girvan, Ged Quinn’in birbirlerine çok benzeyen iki resmi için bağlantı vermiş... Birincisi, Saatchi galerisinde sergilenen, 2005 tarihli “TheGhost of a Mountain” adlı resim.

Dwarfed by a bank of towering trees, in a scene reminiscent of the Northern European Romantic tradition, a tiny building stands in a wooded clearing. It is the Berghof, Hitler's mountain retreat, transplanted from Berchtesgaden to Mount Purgatory, which rises up from the forest floor. The house has been daubed with graffiti, 'tagged' with the words Urizon, Los, Luvah and Urthona, the four Zoas from William Blake's unfinished 1797 poem of the same name. Quinn's choice of this oblique reference to the ambiguous association of myth and Christianity, and the otherworldly, fairy-tale setting he has fashioned for a sickening reminder of an all-too-real real person, is intended to ask the question: what happens when myth replaces history?

Bu resim üzerine pek bir şey söylemek istemiyorum. Bir kere görüntü kalitesi, sevip sevmediğime karar vermeme elverecek kadar dahi kaliteli değil. Alt yazısı ile birlikte ele alındığında ise, bana göre fazla “pretentious” (Zargan sözlüğü, “tumturaklı, kurumlu” gibi karşılıklar veriyor — “gösterişli” de diyor ama “gösterişçi” kasdediliyor olsa gerek; ben “ukalâ”yı da eklerdim.)

İkincisi, Caspar David’den hareketle başka bazı çağrışım zincirleri de kışkırtan resim ise, 2003-4 tarihli “Cross in the Wilderness”… Tanıdık, gelen, belirgin bir şekilde Caspar David’i çağrıştıran bir resim…


Google’da basit bir aramaya girişmeden önce, “ne yapıyorum?” diye ilk duraklamam bu noktada oldu. “Ne yapıyorum? Sevdiğimden emin bile olmadığım bu resimler üzerine bu kadar zaman ayırmakla, onlara hak etmedikleri bir önem mi vermiş oluyorum? Bugün herhangi bir tual resminin önemi ne kadardır, ne kadar olabilir ki?”

Bu sorular, Feyyaz’la bir ay kadar önce yapmış olduğumuz bir konuşmanın bende kışkırtmış olduğu ve o zamandan beri zihnimde uyuklayan başka bazı soruları yeniden hortlarttı. Feyyaz, yalnız ürünlere değil, önemli toplumsal süreçlere musallat olan bir illet olarak “öznesizleşme”den yakınıyordu; sanırım kast ettiği, benim zaman zaman “anonimleşme” diye andığım şeyden çok farklı değildi ama benim bir olanak gördüğüm yerde o bir tehdit seziyordu. Hesap sorabileceği, daha pozitif bir doğrultuda, etkileyebileceği, ikna ya da mücadele edebileceği bir öznenin yokluğundan yakınıyor gibiydi.

(Son zamanlarda, “özne”nin felsefî anlamı üzerinde dururken, daha kısıtlayıcı hukukî-politik anlamlarını ıskalayabiliyoruz. Özne, metafizik-ontolojik düzlemde bütün yargıların dayanağı olarak düşünülebilir; ama aynı zamanda yargıların (hükümlerin) üzerine olduğu, kısıtladığı, sınırladığı, giderek tâbî kıldıkları ‘şey’dir de.)

Caspar David Friedrich’in izini sürmeye çalışırken, tek tek resimler, ressamlar üzerindeki etkisini değil, doğayla kurulabilecek ilişki biçimlerinden birinin hâlâ süren olanağını araştırmaya çalışıyorum.

Ama tam da bu yüzden, hep aynı resmi yaptığı, belki daha doğrusu, yaptığı resim çok genel bir duyarlığın sözcüsü olduğu için, tam olarak bir ressam gibi göremiyorum onu. Orta Çağ ve Rönesans'ın dini resimleri ile bile karşılaştırıldığında, Friedrich'in resmi çok daha fazla din propagandası yapıyormuş gibi duruyor.

25 Kasım 2009 Çarşamba

Parvenu



Martha Skavronska, an illiterate Latvian of peasant background. For years she’d worked as a common servant, but her unusual beauty and even more unusual luck brought her to the attention of Peter the Great, who made her first his mistress, then his wife, finally his successor. She became Tsarine Catherine I, and from 1725 to 1727 she reigned as absolute monarch over an empire that already stretched from the Baltic to the Pacific.

Peter was responsible for several other cases of extraordinary social mobility, including that of a Sephardic cabin boy from Amsterdam called Antonio de Vieiria, whom he plucked from the crew of a Dutch Merchant ship in1697, brought back to Russia as a page, and eventually made a count and adjutant-general of police for his new capital of St. Petersburg.

David A. Bell, "Handsome and Charming... Beauamarchais a Biography" LRB, 22 October 2009.

He was taken by the tsar to Russia in the capacity of his page and orderly, gradually rising to the rank of adjutant-general in 1718.

That same year, he fell in love with Prince Menshikov's sister and seduced her. They were apprehended by her brother, who ordered Vieira to be beaten to death. The latter, however, appealed to the tsar for mercy, and Peter ordered Vieira to be liberated and married to Menshikov's sister the very next day. A month later, he was appointed the first chief of St Petersburg police. During his term in office, Vieira gained renown for his strict attitude towards brigands and outlaws who had previously crowded to the newly-built Russian capital.

After Peter's death, Vieira managed to maintain his position, chiefly through the influence of his wife, a lady-in-waiting at the court of Catherine I. On October 24, 1726 he was made count and admitted to the Senate. His brother-in-law's influence on the Empress, however, was paramount. As Vieira dared to oppose Menshikov's plan of marrying his daughter to the future Peter II of Russia, he was arrested and put to the torture. After 10 days of inquest, Vieira was stripped of his estates and titles and exiled to Yakutia, where he would live in utter oblivion for 4 years.

In 1731, when Vitus Bering was commissioned to set a separate government for Okhotsk, he could not find anywhere in the Far East a more capable and experienced man than Vieira. The latter was summoned to Okhotsk and appointed its governor in 1739. During his term in office, he established a shipyard and a nautical school, which would continue for a century.

Upon Elizaveta Petrovna's ascension to the throne in 1741, she was told that the associate of her father was still living on the shores of the Pacific. The old man was recalled to St Petersburg and reinstated as its police chief. Having been restituted in his comital title and invested with the Order of St. Alexander Nevsky, Vieira died in 1745.

http://en.wikipedia.org/wiki/Anton_de_Vieira


22 Kasım 2009 Pazar

Carracci ve Poussin

İki farklı resim geleneğini bu iki peyzajdan hareketle ayrıştırmak... İki resim geleneği, manzara ile, giderek doğa ile ilişki kurmanın iki farklı biçimi...

Bunlara, bir de Hollandılar'dan bir resim eklemek gerekiyor ama uygun bir resim bulamadım.

Annibale Carracci 1589-90 Irmak Manzarası

Poussin 1645 İdeal Manzara

İktidar ve İroni
Epey bir zaman önce, Karşıdan Sesler’de (radyo programında) çeşitli “Dixit Dominus”lar aracılığıyla, Barok dönemde müzisyenlerle merkezi iktidar arasındaki ilişkinin zannedildiğinden daha ironik olabileceğine dair bir program yapmıştım. Annibale Carracci’nin aşağıdaki resmi, aynı şeyin —hiç değilse bazen— görsel sanatçılar için de geçerli olabileceğini düşündürüyor. Eser, aşağıdaki açıklamalarda da okunacağı gibi, Avrupa’da taassubun simgelerinden biri olarak addedilen II. Felipe’nin zaferlerinden birini kutlamak için tasarlanmış: Hindistan’dan dönen Bacchus ve Ariadne’nin Zaferi!!!



Annibale Carracci’s Triumph of Bacchus is the centerpiece of the Farnese Ceiling in the Farnese Palace, Rome and dates to c. 1597-1600. The work was rendered for Cardinal Odoardo Farnese for his recently-built palace, perhaps to celebrate the wedding in 1600 of Ranuccio Farnese and Margherita Aldobrandini, niece of Clement VIII. It could also have been intended as an allegory of the triumph of Alessandro Farnese, Odoardo’s father, in capturing the city of Antwerp for Philip II of Spain in 1585. Alessandro and his troops are said to have celebrated the victory by donning grape and ivy vines.

The scene presents the god of wine and his consort Ariadne in their chariots participating in the procession that brought them back from India. They are accompanied by bacchants and satyrs who lead the way and Cupids who hover above. One of these holds Ariadne’s marriage crown that Bacchus will later place among the stars. That she is a mortal who is deified after becoming Bacchus’ consort suggests to some that the scene offers a Neoplatonic reference to the return of the soul to the highest level after having descended into the material world. The reclining nude on the lower right is believed to represent earthly Venus. She gazes at Silenus (shown riding on his donkey) to denote the correspondence between drunkenness and lust.

Annibale’s Triumph of Bacchus is rendered in the quadro riportato technique. This means that the fresco is made to look like a framed painting that has been installed overhead.


http://notesonearlymodernart.blogspot.com/2009/11/triumph-of-bacchus-and-ariadne-1597.html


17 Kasım 2009 Salı

Romantizmden Modernizme Ders Notları




"The static, the monumental was not natural to Blake; yet when he depicts death it is in terms of the calm recumbence of the figures on the royal tombs" (Kathleen Reine, Willaim Blake, Thames and Hudson, 1996, s. 19).

Yukarıdaki gravürü, sivri uçlu kemerlerle ("pointed arch") karşılaştırmalı (tabii düzgün, hakkında bir şeyler aktarabileceğim bir resim bulursam - aşağıdaki çizim şu sayfadan; yazı ilginç olabilir: http://www.sirgeorgetrevelyan.org.uk/books/thtbk-arch02.html).





New York Review of Books'ta Wallace Stevens'tan şu dizeleri okudum:

You must become an ignorant man again
And see the sun again with an ignorant eye
And see it clearly in the idea of it.

Hangi şiirden olduklarını bilmiyorum. Nedense çevirip Facebook'taki profilime koymak geldi içimden.

İnsanın yeniden cahil olması gerekiyor
Güneşi cahil gözlerle görmesi
Kavramın içinden güneşin kendisini görmesi
gerekiyor.

12 Kasım 2009 Perşembe

Romantizm Ders Notları

The word (“romantic”) came down to the Schlegels and their friends through some interesting accidents. It is one of the oddities of etymology that ‘‘romantic’’ ultimately derives from Latin Roma, the city of Rome, for surely the ancient Romans, as we usually think of them, were the least romantic of peoples. It is then a pleasant irony ofcultural history that one of the distinctive themes of writers (and painters) whom we now call Romantic was the ruins of Rome – as in Chateaubriand’s Rene´ (1802), Wilhelm Schlegel’s ‘‘Rom: Elegie’’ (1805), Stael’s Corinne (1807), Byron’s ChildeHarold’s Pilgrimage, Canto 4 (1812), Lamartine’s ‘‘La Liberte´ ou une nuit a` Rome’’(1822), and so on – while a large share of the Italian tourism industry today depends on the image of Rome as The Romantic City. Indeed the romantic ruins of ancientRome could be taken as an emblem of the meaning and history of the word‘‘romantic’’ itself.

The odd turn in its etymology took place in the Middle Ages. From the adjective Romanus had come a secondary adjective Romanicus, and from that the adverb Romanice,‘‘in the Roman manner,’’ though that form is not attested in the literature. Latin speakers in Roman Gaul would have pronounced romanice something like ‘‘romansh’’and then ‘‘romants’’ or ‘‘romaunts.’’ By then the Franks had conquered Gaul and made it ‘‘France,’’ but the Franks spoke a Germanic language akin to Dutch, so ‘‘romants’’(spelled romauns, romaunz, romance, and several other ways) was enlisted to distinguish the Roman or Latin language of the Gallo-Romans from ‘‘French’’ or Frankish of their conquerors. Eventually, of course, the Franks gave up their language and adopted the romauns language, and the word ‘‘French’’ switched its reference to what we now call Old French, the descendant of vulgar Latin spoken in France. Yet romauns remained inuse to distinguish that spoken or vernacular form of Latin (that is, ‘‘French’’) from the older, more or less frozen, form of Latin used by the church and court. (‘‘Romance’’ is still the adjective for all the daughter languages of Latin: French, Italian, Spanish,Portuguese, Romanian, and the rest.

Romauns had also been applied to anything written in Gallo-Roman Old French and, even after ‘‘French’’ had replaced it as the name for the language, it remained inuse for the typical kind of literature written in it, that is, what we still call‘‘romances,’’ the tales of chivalry, magic, and love, especially the Arthurian stories.These romances are the ancestors of the novel, and the word for ‘‘novel’’ in French became romant and then roman. German, Russian, and other languages have borrowed the French term for ‘‘novel,’’ but English took its term from Italian novella, that is,storia novella, ‘‘new (story),’’ and limited ‘‘romance’’ first to the original medieval works and then to a particular kind of novel: for example, Scott’s Ivanhoe: A Romance, Hawthorne’s Blithedale Romance, or the ‘‘Harlequin Romances’’ of today. Romant or roman formed several adjectives, such as romantesque and romanesque, thelatter now used in art history to refer to the style preceding Gothic, and Germanromanisch. By the seventeenth century romantique appeared in French and ‘‘romantick’’in English, but they did not catch on until the mid-eighteenth century, largely under the influence of James Thomson’s The Seasons (1726-46), translated almost immediatelyinto the main European languages, where we find ‘‘romantic Mountain,’’‘‘romantic View,’’ and clouds ‘‘roll’d into romantic Shapes.’’ By the 1760s Wielandand Herder are using romantisch in Germany, and Letourneur and Girardin are using romantique in France, sometimes, as Thomas Warton did in his Romantic Fiction(1774), to refer to kinds of literature.

“Introduction”
Michael Ferber, A companion to European romanticism / edited by Michael Ferber., Basil and Blackwell, 2005…

04 Kasım 2009 Çarşamba

The Rest of My Life

Scarlatti’yi de bir iş haline çevirdiğime göre, bu akşamki yorgunlukla —ya da hiç değilse günün yorgunluğunu üstümden atma kısmı— ile başa çıkmak için emektar caz standartlarından başka bir seçenek kalmadı. Hem zaten, yorgun olmasam elimin altındaki iş, yeni yaşımda biraz daha farklı, daha öznel bir yazı tarzı deneme yolunda atılmış birkaç adım olacaktı. Ve ayrıca insanın yeni yaşındaki ilk gönderisi için bundan daha uygun bir parça olabilir mi?

http://rapidshare.com/files/302128239/10_-_what_are_you_doing_the_rest_of_your_life.mp3

Aslında, bu parçayı öyle uzun uzadıya düşünerek seçmedim; başka bir şeyi ararken tesadüfen karşıma çıktı —buna, yani tesadüfe, inanıp inanmamak, tabii, size kalmamış ama bu tesadüfün benim ilk aklıma getirdiği şey, talih üzerine en sevdiğim şarkı oldu:

http://rapidshare.com/files/302129252/01_-_Luck_Be_A_Lady.mp3


“Talih”ten sonra daha eski bir kelime, “fortune(a)” üzerine yapmaya başladım. Bu liste üyelerinin çoğunun Orff’un Carmina Burana’sının ünlü “O Fortuna” aryasını zaten biliyor olacağını tahmin ettiğimden, bu aryanın ortaçağdaki orijinalini arıyordum ki —talih yüzüme gülmeye devam ediyor olmalı— bambaşka bir şey, John Surman’ı ilk keşfettiğim albümü, The Spaces in Between'deki “Where fortune smiles”ı buldum…

http://rapidshare.com/files/302130615/10_Where_Fortune_Smiles.mp3


Ama bu arada yarınki dersim için çalışmaya başlamıştım; dolayısıyla “fortuna” üzerine sistematik bir arama yapmayı bırakıp, “luck”la “fortune” arasında gidip geliyordum ki, daha önce dikkatli dinlememiş olduğum bir “My Fair Lady” şarkısı buldum. Theodore Bickel’den “with a little luck”…

http://rapidshare.com/files/302131869/Theodore_Bikel_In_My_Own_Lifetime___12_Musical_Theater_Classics_01_Little_Bit_Of_Luck__From_My_Fair_

Ama bizim mahallede “with a little bit of…” diye başlayınca “luck” diye devam etmek, adetten değildir.

http://rapidshare.com/files/302132939/09_-_With_a_little_help_from_my_friends.mp3

Son bir not… Talih oyunları oynuyorsanız, hilesiz olmaz… İlk bulduğum parçanın “Waht are you doing the resdt of your life” olduğu, doğruydu doğru olmasına ama Laura Fygi değil Allison Moyet söylüyordu. Şimdi Allison Moyet kadar sevdiğim bir sese haksızlık etmek olmaz; o yüzden de son parçayı ona veriyorum. Bu nota böyle son parça….

http://rapidshare.com/files/302134597/alison_moyet-voice-01-windmills_of_your_mind.mp3

30 Ekim 2009 Cuma

Neden Scarlatti?

Bazen hangi müziği ne zaman dinlemek istediğimi merak ediyorum; niçin özellikle o zaman(larda)? Belki boş, üzerine düşünülmeye değmez bir soru, ama işte bir kez insanın aklına düşünce…

Her zaman dinleyebildiğim müzisyenler var: Vivaldi, belki Rossini… Bunun doğrudan besteciyi ne kadar sevdiğimle ilgisi yok. Herhalde Bach’ı Vivaldi’den daha çok seviyorumdur. Ama Bach’ı dinlemek için, manen kendimi hazırlamam ya da koşulların beni zaten o hazırlıklılık haline getirmiş olması gerekiyor—ya da Verdi dinlemenin getireceği heyecanı taşıyabileceğimden her zaman emin olmayabilir, buna her zaman cesaret edemeyebilirim.

İki bestecide ortak olan şeyin herhalde neşe ile bir ilgisi var— bulaşıcı, benim için karşı konulmaz olan bir yaşama sevinci… Ama her iki durumda da bu neşe, apaçık bir şekilde, bestecinin öznelliğinden, onun yaşama enerjisinden kaynaklanıyor.

Thomas Mann Dr. Faustus’un çeşitli yerlerinde barok (ve barok-öncesi) müziğin nesnel yönlerinden uzun uzadıya söz eder. İlk kez Scarlatti’yi dinlerken gerçekten ne demek istiyor olabileceği hakkında bir şeyler anlar gibi oldum. Neşeyse eğer, sanki Scarlatti’nin müziğine içkin olan neşe bir öznellikten —ya da belirli bir olaydan, bir durumdan— kaynaklanan bir neşeden çok, sanki hayatın akışına, zamanın geçişine dair bir neşe… Ama sanki akışa ancak belli bir mesafeden bakıldığında sezilen, işitilen bir neşe, keyif, tadına varılan bir güzellik…

Scarlatti dinlediğim, üst üste, ısrarla dinlediğim zamanların yorgun olmakla bir ilgisi var gibi görünüyor. Kendimi şu ya da bu işe kaptıramayacak, heyecanlanamayacak kadar yorgun hissettiğim, ancak yapılması gerekenleri tasarlayabildiğim ama diğer yandan da, bu işlerimin olmasından memnun olduğum (bazen de memnun olmak, öyle hissetmek istediğim) zamanlar…

Bu yüzden, Scarlatti’nin müziğinde neşeden söz ederken, ille de onun müziğine “melankolik” bir nitelik atfeden Papavrami’ye karşı bir şey söylediğimi düşünmüyorum. Scarlatti’nin müziği sanki olaylar, eşya, bizim arzularımızla, inançlarımızla ilişkilerinden ötürü kazandıkları önemi yitirdiklerinde ortaya çıkan ahengin, güzelliğin müziği; melankoli oradan…

Ama bütün bunlar daha çok ham düşünceler… Belki bir ara bunları, Scarlatti’nin hayatı hakkında bildiklerimizle de ilişkilendirmeye çalışırım. İyisi mi, ben yine müzik paylaşmaya döneyim.

Son notumdan bu yana en önemli keşfim, caz piyanisti Enrico Pieranunzi’nin Scarlatti albümü.

Enrico Pieranunzi 1949 yılında doğmuş bir İtalyan cazcı… Kendisini daha önce dinlemiştiysem de, üzerimde pek bir iz bırakmamış— diyecektim ki, bunun da tam olarak doğru olmadığına karar verdim. Charlie Haden’in başyapıtlarından addettiğim 1987 tarihli “Silence” albümündeki piyanist oymuş… Aynı albümde yer alan Chet Baker’la daha önce, 1980’de de bir albüm doldurmuş (Soft Journey). Benim kahramanlarımdan Paul Motian’la sayısız kere birlikte çalışmış. Böyle şeyleri kestirmek zordur ama kimbilir belki de müzikalitesi başkalarınınkinden beslenen bir müzisyendir. Scarlatti yorumyuna geçmeden önce daha “olağan” caz örneklerinden birkaç parça… “Silence”tan albüme adını veren parça….

Chet_Baker_Charlie_Haden_Enrico_Pieranunzi_Billy_Higgins_-_Silence_-_02__1_.Silence.mp3


Paul Motian’la çıkardığı “Untold Story”den birinci parça: Chantango…

Enrico_Pieranunzi_Untold_Story_01_Chantango__e.pieranunzi_.mp3

Wikipedia Pieranunzi’nin klasik teknikle cazı kaynaştırdığını söylüyor. Bu eğilimin doruk notasına vardığı albümlerden biri, “Les Amants”… 2004 yılında, Pieranunzi’nin bir süredir birlikte çalıştığı şirket EGEA kendisine sormuş: “’Bizim için şimdi ne yapmak istersin?’ Bu masum soruya o kadar ansız ve kendiliğinden bir cevap verdim ki, herkesten önce kendimi şaşırttım. ‘Piyano, saksofon, bas ve…. bir yaylı çalgılar dörtlüsü ile bir CD kaydetmek isterim.’ Bir düş mü, heves mi yoksa meydan okuma mı? Hangisi olursa olsun, düş olsun, heves olsun, meydan okuma olsun son derece ciddi olduğunu biliyordum. Hani çocukken sorarlar ya ‘büyüyünce ne olmak istiyorsun?’ diye, cevap ne olursa olsun (ister astronot, ister mühendis, ister futbolcu), çocuk için çok ciddidir ve vay başınıza siz de ciddiye almazsanız.

Demek ki Batı klasik müzik tarihi içinde en zengin, en gözde formel geleneğe sahip olan şu yaylı çalgılar dörtlüsü ile başa çıkmak durumundaydım.”



Albümden yolladığım parçanın başlığı, “The Kingdom (where nobody dies)”…

03__The_kingdom__where_nobody_dies_.wav

Son olarak, Pieranunzi’nin kendi triosu ile 2006’da yayınladığı ve onun kendine özgü piyanistliğinin iyice ön planda olduğu “Ballads” albümünden bir parça—yalnız seni seviyorum.

01...Mi_Sono_Innamorato_di_Te.wav

Artık sıra geldi bu yıl yayınlanan Scarlatti albümüne… Üç tür parça var albümde… Birincisinde, Pieranunzi sonatları doğrudan, nota değiştirmeden, eklemeden, çıkarmadan, kendi anlayışı doğrultusunda çalıyor. Diğerlerinde ise, yaptığı doğaçlama ya sonatı önceliyor ya da sonattan sonra geliyor.

Önce ilk dinleyişte en sevdiğim sonatla başlayayım, albümün dördüncü parçası, K 208 La Majör sonat. Eleştirmenlerin Pieranunzi’nin yorumu hakkında ilk üzerinde durdukları şeylerden biri, tempolarının insanı nefes nefese bırakacak kadar hızlı olduğu… Bu parça, sanatçının abartılı ölçüde ağırdan aldığı yegâne sonat…

http://rapidshare.com/files/299806840/Enrico_Pieranunzi_04_Impro_K208-k208.mp3



Karşılaştırma amacıyla aynı sonatı bir de Christian Zaccharias’ın yorumundan veriyorum.

http://rapidshare.com/files/299807614/02_-_sonata_k208_in_a_andante_e_cantabile.mp3


Daha bu ilk sonatta belki söylenecek genel bir şeyler var… İlk dinleyişte, hatta dikkatsizce dinliyorsam, hâlâ bile dinlerken, Pieranunzi’nin doğaçlamasının nerede bittiğini, nerede ‘asıl’ Scarlatti’nin başladığını kestirmekte güçlük çekebiliyorum. Bu, elbette bir yanıyla Pieranunzi’nin bu albümünde Scarlatti’ye ne kadar sadık kalmaya çalıştığına tanıklık ediyor olabilir. Ama aynı zamanda, başka eleştirmenlerin, yorumcuların da dikkat çektiği bir şey var: Scarlatti’nin sonatlarının zaten ne kadar doğaçlama bir izlenim bıraktığı…

Bach ile, Handel, Vivaldi ile kıyaslandığında Scarlatti’nin belki daha modern, bize daha yakın tınlaması, belki bu yüzden… Ya da belki de hiçbir zamana ait değil; ruhu “buhurdan gibi” modern zamanlar boyunca tütüyor…

Biliyorum fazla uzattım lafı….Yorgunluktan söz ederek başlayan bu notun kendisinin de yorucu olması gerekmiyor. Öteki iki türlü parçadan, yani doğaçlamanın sonatı izlediği parçalardan ve Pieranunzi’nin yalnızca sonatın kendisi çaldıklarından yalnızca birer örnek vermek yetineceğim… Albümün birinci parçası, K 531 Mi Majör sonatta, Pieranunzi önce sonatı çaldıktan sonra doğaçlama yapıyor.

Enrico_Pieranunzi_01_K531-impro_K531.mp3

Bu sonatın şöyle bir önemi var. Horowitz ‘in kendi yorumları üzerinden bütün bir kuşağa Scarlatti’yi tanıttığı sonatlardan biri de bu— dolayısıyla, kısa keseceğim demiş olmama rağmen, bunu da eklemeden edemedim.

http://rapidshare.com/files/299809546/01__scarlatti_domenico_sonata_e_dur_k_531.mp3



Son olarak Pieranunzi’nin yalnızca sonatın kendisini çaldığı K 51 Mi Bemol Majör sonat…

http://rapidshare.com/files/299810188/Enrico_Pieranunzi_08_K51.mp3


Neyse ki, K 51 söz konusu olduğunda, elimizde Pieranunzi’nin kendisinden değilse de, bir caz yorumu var… Jim Coleman, Alabama doğumlu, çocukluktaki müzik eğitimini “blues” üzerinden almış ve halen (bildiğim kadarıyla) Nashville, Tennessee’de yaşayan tuhaf bir müzisyen. Kendisiyle Açık Radyo’da onun “Lost Treasures of Domenico Scarlatti” albümü için bir proram yaparken yazışmıştım.Tam bu notları hazırlarken, hakkındaki bilgilerimi tazelemek için web sayfasına bakıyordum ki, geçen yıl ölmüş olduğunu öğrendim. Hakkında daha ayrıntılı bilgiyi şu adreste bulabilirsiniz: http://www.jjcoleman.com/Biography.html

http://rapidshare.com/files/299813384/Jim_Coleman_The_Lost_Treasures_Of_Domenico_Scarlatti_02_Farinelli__K.051.mp3

savasir@gmail.com

İlgileniyorsanız bana yazın.

Blog Arşivi