Örneğindaha önce de tumblr’daki bloguma “bütün sanat tarihinde beni bundan daha çok hayran bırakan bir hayvan resmi bilmiyorum” notu ile eklediğim şu resme bakalım (Jan Asselyn Tehdit Altında Kuğu, 1650):

Ben bir kuğu olmadığım gibi, gövdemle bir kuğununki arasında herhangi bir biçimsel ölçüt temelinde bir benzerlik kurulabileceğini sanmıyorum (hehehe). Yine de, bu kuğunun hareketlerini kendi gövdemi tanıma tarzıma benzer bir şekilde, kasların hareketinden falan tanıdığım bir şekilde tanıdığım bir gövdenin hareketleri gibi tanıyor, bakarken hatta onu taklit ediyorum. Yani “hayal etmek”ten kasdım, kendimi bir kuğu gibi gözlerimin önüne getirmek değil (getiremiyorum); belki en iyi “kinetik” kelimesiyle anlatabileceğim bir tanıma tarzı…. Kendimden olanın, kendimden daha çok değer verdiklerimin tehdit edilmelerinin uyandırabileceği korkuyu, omuz ve boyunda biriken bir enerjiden kaynaklanan bir kabarma jesti ile nasıl perdelenebileceğini biliyorum. Yaşadıklarımdan ötürü değil, bu düzeyde bir korku yaşadığımı sanmıyorum— “gerçek” denebilecek hayatta burada dile getirmeye çalıştıklarıma denk düşebilecek belki yegâne şey, gençken dans ederken “keşfettiğim” bir iki “figür”.
Yani bütün bunlar hayalî— düşlerde kendimiz olarak gördüğümüz ama bize hiç benzemeyen biçimlerin hayalî olması kadar hayalî.
(Bu satırları birkaç gün kafamda gezdirip ancak yazmaya başladıktan sonra akıl ettim, bunca yıl sonra dönüp Worringer’in ünlü “Soyutlama ve Empati” kitabını bu kez kendisinden okumaya başlamayı.)
Bundan 3-4 yıl önce Açık Radyo’nun çıkarmayı tasarladığı bir ansiklopediye “Bohemya” maddesi için malzeme topluyordum. O zaman, “bohem” kelimesinin bugünkü (kabaca “şehir çingenesi”) anlamındaki bulabildiğim en eski referans (galiba yayın tarihi 1830’lardı) Balzac’ın Prince of Bohemia kitabıydı (o zaman İştar bana getirtmişti, şimdi Web’de de bulunabiliyor: http://www.classic-literature.co.uk/french-authors/19th-century/honore-de-balzac/a-prince-of-bohemia/ ).
Ama bu akşam, New York Review of Books’ta 1780’lerde Bastille’de Marquis de Sade’ın yanındaki hücrede Anne Gedeon Lafitte, Marquis de Pelleport’un (herhalde o tarihlerde) Les Bohemiens diye bir roman yayınladığını öğrendim. Romanın modern edisyonunu hazırlayan tarihçi Robert Darnton’a göre, Marquis de Pellepont “was a scoundrel, a reprobate, a rogue, a thoroughly bad hat” imiş. Gerçi, Darnton romanın edebî bir başyapıt olduğunu düşünüyormuş ama NYRB’deki yazıyı yazan Colin Jones kitabı “amorf, sıkıcı” ve anladığım kadarıyla epey pornografik buluyor.
Pindaros’un Nemea Kasideleri’nden altıncısının girişi...
Bu şiiri Ahmet Soysal sayesinde tanımıştım; onun çevirisini de bir yerlere not etmiştim ama şimdi bulamıyorum (herhalde benim aşağıda vereceğimden daha iyiymiştir). Salı akşamı başladığımız Sanat Tarihi seminerinden beri aklımdan çıkmıyor.
İki soy
Bir yanda insanların
Bir yanda tanrıların
Aynı anneden emmişler canı
Ama güçleri tamamen farklı
Birinin payı yok
Öbürünün payı, göğün tunçtan barınağı
Ebediyyen kaldığı yerde....
Ayşe Görür'ün Katkısı
Bu yazdığınız aynı zamanda müziğin içimizde hareket etmesi değil mi? Yani bu resimde biz kuğuyu sadece görmüyoruz, duyuyoruz da. (Kuğunun sesini değil, bedeninin kıvrımlarındaki müziği). Bu durumda kuğuyla kendi bedenimiz arasında bir benzeşme değil kurduğumuz, "bizimkine yabancı biçimler alabilen" diye kasttetiğiniz şeye gövdemizi iten sesin, resmin müziğinin görünürlüğü de değil mi? Bunu illa ki dans anlamında demiyorum, müziği tamamen bedenimizde algılamamızı kastediyorum.Yani bizim kendimizin değil adeta müziğin biz de hareket etmesi, bizi kendi mekanı gibi kullanması gibi bir şey...Bu durumda bedenimiz zaten herhangi bir dış formdan da bağımsızlaşmıyor mu?
0 yorum:
Yorum Gönder